PROF.DR. MEHMET ZEKİ AYDIN'IN  MAKALELERİ          

2010/7.   Vefa Eğitimi

VEFA EĞİTİMİ

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN

1997 yılında Belçikalı Türk aile ve çocuklarıyla daha rahat iletişim kurabilmek için Türkçe öğrenen bir Katolik din dersi öğretmeniyle sohbet ediyorduk. Eşi de Katolik din dersi öğretmeni olan bu hanımın, beş çocuk sahibi olduğunu öğrendiğimde, bu ne "fedakârlık" demiştim. O, fedakârlık kelimesini anlamayınca Türkçe-Fransızca sözlüğe baktık ve anlamını okuyunca, artık bu kelime eskidi, bunu unuttuk, dedi. Vefa, konusunu yazmaya başlayınca bu hatıram aklıma geldi. Bizim de unutmaya yüz tuttuğumuz güzel hasletlerden biri de vefadır. Maalesef, günümüzde vefa, büyük ölçüde yitirmiş olduğumuz, çok değerli özelliklerimizden biridir. Artık, vefa örneklerini az görmeye ve vefasızlıkla suçladığımız dost ve akrabalarımızın çoğaldığını söyleyebiliriz.

Toplumu toplum yapan, cemaati cemaat yapan bir güzelliktir vefa… Dostlar arasında, kardeşler arasında olmazsa olmaz bir haslettir vefa… İnsanların birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini sağlayan bireyleri birbirine bağlayan yüce bir duygudur vefa…  Evleri yuva hâline getiren, aile mutluluğunu daim kılan bir erdemdir vefa…

Vefa kelimesi, genel olarak biri dostlukta diğeri verilen sözde olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır. Dostlukta, görülen iyilikleri unutmamak, iyilikte bulunanlara aynısıyla veya daha güzeliyle karşılık vermeye devam etmek, bağlılık ve dostluğu devam ettirme anlamına gelirken; sözünü yerine getirme, sözünde durmaya ahde vefa diyoruz. Böyle olan insanlara da vefakâr denir.

Devamı

2009/71. Çocuk eğitiminde vicdan gelişimi niçin önemlidir?

SÖYLEŞİ

Ahlak eğitimi kalbe, zekâya ve iradeye hitap etmeli ve amacı iyiliği sevdirmek, tanıtmak,istetmek olmalıdır

Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın

Söyleşi: Ayfer Balaban

Çocuk eğitiminde vicdan gelişimi niçin önemlidir?

Toplumsal gelişmeler çocuğu birçok etkiyle karşı karşıya getirmiştir. Bu çerçevede anne babalar, çocuklarını kötülüklerden korumak ve iyi ahlaklı bir evlat olarak yetiştirmek istemektedir. Ahlak eğitimi kalbe, zekaya ve iradeye hitap etmeli ve amacı iyiliği sevdirmek, tanıtmak, istetmek olmalıdır. Ahlak eğitimi önce çocuğun duyarlılığına hitap etmelidir. Çünkü çocukta kalp, akıldan önce gelir. Çocuk heyecanlı olduğu zaman aklını aydınlatmak da kolaylaşır. Ahlak eğitimi, irade üzerinde de etki yapmalıdır. Çocuklarımızın bilgi ve becerilerine tertemiz bir vicdan eşlik etmeli; onun gelişmiş bir beyni olduğu gibi büyük bir kalbi de olmalıdır.

Vicdan, insanı, herkesten uzak, hiçbir cezaya veya azara uğramayacağından emin olduğu durumlarda bile, kötülük yapmaktan alıkoyabilir. Bunun için, kişileri, aydınlık ve dürüst vicdanlı hâle getirmek, ahlak eğitiminin hem aracı hem amacı sayılmalıdır.

Devamı

2008/51. “Kuşaklar Arası Çatışma mı? Uyum mu?”

KUŞAKLAR ARASI ÇATIŞMA MI? UYUM MU?[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

           Kuşak çatışmasından kasıt, yetişmekte olan nesil (yani çocuk ve gençler) ile belli bir anlayış ve sosyal bakışı temsil eden yetişkin neslin arasındaki anlaşmazlıklardır.

         Anne, baba, öğretmen ve yönetici olarak tüm yetişkin nesil, tarih boyunca gençlik çağını yüceltip, gençleri küçümsemek, onlara hep tepeden bakmak, eleştirmek; bilgisiz, beceriksiz, sorumsuz, haylaz, asi ve eğlence düşkünü olarak görme eğiliminde olmuşlardır. Bu bakış açısıyla,  “Nerede bizim geçliğimiz.” diyerek acınmışlar, yitip giden gençliklerine ağlamışlardır. Bu, pek çok bilim insanı ve filozofun yazılarında da görülebilir. Örneğin, mi­lattan önce VIII. yüzyılda yaşamış olan Hesiod şöyle demektedir: “Günümüzün gençleri öyle sorumsuz ve uçarılar ki, yarın ülke yönetimini üstleneceklerini düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bize ağırbaşlı olmayı, büyükleri­mize saygılı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler ise, ne, kural tanıyor, ne beklemesini biliyorlar. Üstelik duygu­suz ve düşüncesiz davranıyorlar.” Sokrates de şöyle diyor: “Bugünün gençleri lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, baş­kaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.”Gençler de tarih boyunca yetişkin nesli hep tutucu, geri kafalı, uyuşuk, bencil, korkak buyurganlar olarak görmüşlerdir. Düşüncelerini eski, zevklerini bayat, kurallarını sıkı, yasaklarını da akıldışı bulmuşlar; her şeye hayır demeyi alışkanlık hâline getirdiklerinden yakınmışlardır. Bu gibi gençlerle, yaşlı kuşakların yargıları değişik, ama önyargılı tutumları ortaktır. Genel olarak gençler de yaşlılar da bir­birlerinin hep olumsuz niteliklerini ön plana çıkarıyorlar. Bu vb. yakınmalardan anlıyoruz ki, yetişmekte olan çocuk ve gençlerle yetişkinler arasındaki kuşak çatışması üç bin yıl önce de vardı, şimdi de var, gelecekte de var olacak bir olgudur.

Kuşaklar arası çatışmanın en önemli sebebi her yaşın kendi özelliklerine göre, hayata ve olaylara bakmaları ve yorumlamalarıdır. Kuşaklar arası çatışma bir anlamda değer yargıları­nın çatışmasıdır. Değer yargıları bireyin yaş ve psikolojisine göre değişmektedir. Elli yaşındaki bir yetişkinle, on beş yaşındaki genç olaylara aynı gözle bakamaz. Genç insan, idealisttir, dünyayı düzeltecektir, henüz hayatın gerçekleriyle karşı karşıya kalmamıştır. Elli yaşındaki insan, hayatta geçirdiği kötü deneyimlerle birçok tecrübeler kazanmış, bu arada yaptığı mücadelelerle yorulmuştur. Elbette enerji dolu bir gençle yani delikanlıyla aynı fikirde olamaz. Bütün bunlar, her yüzyılda geçerli psikolojik gerçekliklerdir.

Günümüzde gençlerle, yetişkinler arasındaki çatışmayı artıran her zamankinden farklı bir gerçeklik de söz konusudur, o da toplumdaki çok hızlı değişmelerdir. Son iki yüzyılda özellikle de son yüzyılda toplumda neredeyse her şey değişmektedir. Özellikle sanayileşme ve kentleşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik değişmeler insanı âdeta şaşırtmaktadır. Buna bağlı olarak, düşünceler, değerler, inançlar, kısaca yaşama biçimi değişmektedir. Böyle bir değişimde kuşaklar arası çatışma daha da belirgin hâle gelmektedir.

20. yüzyılın baş döndürücü gelişmeleri kuşaklar arasındaki çatışmayı iyice su yüzüne çıkarmıştır. Bilimsel ve teknolojik yenilikler yaşama biçimlerini ve değer yargılarını değiştirmiş, yaygınlaşan eğitim ve iletişim araçları yepyeni uyanış ve biçimlenme getirmiştir. Uzayan eğitim dönemi, toplumda ki yerini almak için sabırsızlanan, büyük bir tüketici kesim yani gençlik meydana getirmiştir.

Çağdaş toplumlardaki aşırı uzmanlaşma öğretim süresini uzatarak gençlerin topluma karışmasını, özel bir becerisi veya yüksek okul diploması olmayan bir gencin iş bulmasını zorlaştırmıştır.

Tüm bu nedenler gençliğin belli bir kesiminin topluma yabancılaşması sonucunu doğurmuştur. Gençler yetişkinlerin dünyasına kuşku ve güvensizlikle bakıyorlar; bu dünya onlara karmaşık, soğuk, aşırı uzmanlaşmış, acımasız, insanı yiyen bir ortam olarak görünüyor. Coşkuları sönüyor, anlamlı bir meslek seçip girmenin zorlukları karşısında yılıyorlar, bu da onları toplumla bütünleşmekten alıkoyuyor.

Devamı

2008/50. “Çocuklar Şiddetten Korunmalıdır”

ÇOCUKLAR ŞİDDETTEN KORUNMALIDIR[1]

Prof.Dr.Mehmet Zeki Aydın [2]

Şiddet kelimesi, genel anlamda insanları yıldırmak amaçlı yapılanları ifade etmekte kullanılmaktadır. Bir başka deyişle şiddet, bir kişiyi hırpalamaya yönelik yoğun bir öfke gösterisidir.

Eğitim açısından şiddet duygusu ile şiddet davranışı arasındaki farkı ortaya koymak gerekir. Öfke veya düşmanlık duygusunun yoğun ve yıkıcı bir biçimde somutlaşmış şekline yani davranış olarak ortaya çıkmış hâline şiddet davranışı diyoruz. Oyuncak yüzünden kapışan iki ufak çocuğun birbirine vurması, yetişkin birinin bir başkasını dövmesi, öldürmesi şiddet davranışıdır. Şiddet duygusu ise, duyulması engellenemeyen, ancak kontrol altına alınıp davranış hâline gelmemiş öfke duygusudur.

Çocuğunuzun duygularıyla davranışlarını birbirinden ayırarak onun kişilik kavramını geliştirmesine yardımcı olabilirsiniz. Örneğin, hepimiz zaman zaman birini dövmek, bizi çileden çıkaran birini öldürmek duygusunu yaşarız. Ancak, aramızda bunu davranış biçimine getirenler, yalnızca duygularını kontrol edemeyenlerdir. Anneler babalar, zaman zaman çocuklarını dövme duygusuna kapılırlar. Bu duyguyu engelleyemedikleri için de, kendilerini kötü anne olmakla suçlayarak eziklik duyarlar. Oysa bu duyguya kapılmak çok doğaldır, doğal olmayan, bu duyguyu davranışa dönüştürmektir.

Devamı

2008/31. “Çocuk Tehdit Edilmemelidir”

ÇOCUK TEHDİT EDİLMEMELİDİR[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN

Toplumumuzda, çocukları disipline etmek için çeşitli yöntemler uygulanmaktadır. Korkutma yöntemi de bunlardan biridir. Korkutmalar bazen tehdit hâline gelmektedir. Anne baba bazen, küçük çocuklarını evden gitmekle korkutmak için, “Annesiz kalırsın, üvey anne ellerinde büyürsün, o zaman anlarsın değerimi!” diyerek tehdit etmektedir. Bu tehdidiyle çocuğu yıldıran anne baba, çocuğunu sürekli tedirgin etme pahasına, ancak kısa bir süre için uslandırabilir.

“Beni çok üzüyorsun, canımdan bezdirdin, bıktırdın” şeklindeki yakınmalar; “Beni birazcık seviyorsan acı bana!” gibi acındırma yolları; “Yataklara düşeceğim!” diye süren yalvarmalar, ancak anne babanın güçsüzlüğünü ortaya koyar. Bu yolla çocuk, tedirgin olur ama uslanmaz. Bir süre sonra çocuk bunlara alışır ve böylece anne babanın otoritesi kaybolur.

Diğer bir yöntem de çocuğa küserek onu yola getirmektir. “Ben senin baban olmayacağım.”, “Ben senin annen değilim, kendine başka anne bul” sözlerinden çocuk çok kötü etkilenir ve korkar, güveni sarsılır. Böyle sözler, çocuk için çok ağır bir cezadır. Çocuk anneyi babayı kızdırdığında, ona soğuk davranılması normaldir. Az konuşması, sorularına kısa cevaplar vermesi veya vermemesi sakıncalı olmayabilir. Ancak, günlerce sürdürülen küslük ise olgun bir davranış değildir.

Toplumumuzda yaygın yanlışlardan birisi de bağırmalar, beddualar sıralamaktır. “Allah’ından bul! İnşallah sen de çocuklarından çekersin!” gibi sözlerle çocuk yetiştirilmez. Bir süre sonra çocuklar, anne babanın beddualarını ezberler ve kulak arkasına atarlar. Ancak, Allah’la korkutmak bazen kalıcı tedirginliklere sebep olabilir. “Cehennemde yanarsın, çarpılırsın” gibi sözler, küçükleri ürkütür. Korkmakla kalmaz, Allah’ı acımasız bir varlık olarak tanırlar. Bununla ilgili kaynaklarda çeşitli olaylar anlatılmaktadır.

Tehditlerin çocuk üzerindeki psikolojik etkisi kötüdür. Ancak bu çocuğun davranışlarına kesin sınırlar çizmenin kötü olması demek değildir. Anneler, babalar bazen bunu yanlış yorumlar ve çocuğa her türlü davranışında “hayır” “olmaz” 'demekten kaçınırlar. Çocuk ileri gitmeye başladığı zaman, davranışlarına bir sınır koyarak, hatta gerekirse onu azarlayarak bu çizgiyi aşmamasını sağlayabilirsiniz. Ama çocuğunuzda hiçbir zaman, ilerde şunu şunu yaparsa sonucunun kötü olacağını söyleyerek gözünü korkutmayın. Tehditler gelecekteki olaylarla ilgilidir, oysa çocuk, içinde bulunduğu anı yaşar. Bu nedenle, çocuğun gelecekte yapacaklarıyla ilgili tehditler, onun davranışlarını düzeltmeye yaramaz.

Tehdit, çocuğun kişilik kavramını, kendine güvenini zayıflatır. “Bir daha böyle yaparsan, bak neler olacak” veya “ Bir daha kardeşine vurursan, seni döverim.” gibisinden tehditler, çocuğun tedirginlik duymasına yol açar. Böyle yapmakla, çocuğa korkmayı ve bizden nefret etmeyi aşılamış oluruz.

Çocuklar, büyüklerin sembollerle konuştuklarını çok geç fark ederler. Başlangıçta kendilerine söylenen her şeyi harfi harfine alır ve onlara öylece inanırlar. Büyüklerin, başkaları hakkında veya başkalarına karşı söyledikleri ileri geri sözler de çocuklar tarafından olduğu gibi kabul edilmektedir. Örneğin,”Senin gözlerini oyarım.” diyen bir kişinin sözünü bir çocuk gerçek kabul ederek korkuya kapılabilir. Bir defasında şaka yoluyla, kızıma söylediğim, “Ben senin baban olmayacağım.” sözüne ne kadar üzüldüğünü görünce asla böyle bir şaka yapmamaya karar verdim.

Devamı

2008/17. “Kuşak Çatışmasına Dikkat Edilmelidir”

KUŞAK ÇATIŞMASINA DİKKAT EDİLMELİDİR[1]

Prof.Dr.Mehmet Zeki AYDIN[2]

             Kuşak çatışmasından kasıt, yetişmekte olan nesil ile belli bir anlayış ve sosyal bakışı temsil eden yetişkin neslin arasındaki anlaşmazlıklardır.Yetişkin nesil, tarih boyunca gençlik çağını yüceltip, gençleri küçümsemek, onlara hep tepeden bakmak, eleştirmek; bilgisiz, beceriksiz, sorumsuz, haylaz, asi ve eğlence düşkünü olarak görme eğilimindedir. Bu, pek çok bilim insanı ve filozofun yazılarında da görülebilir. Örneğin, mi­lattan önce VIII. yüzyılda yaşamış olan Hesiod şöyle demektedir: “

           Günümüzün gençleri öyle sorumsuz ve uçarılar ki, yarın ülke yönetimini üstleneceklerini düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bize ağırbaşlı olmayı, büyükleri­mize saygılı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler ise, ne, kural tanıyor, ne beklemesini biliyorlar. Üstelik duygu­suz ve düşüncesiz davranıyorlar.” Sokrates de şöyle diyor: “Bugünün gençleri lüks ve gösteriş düşkünü, saygısız, baş­kaldıran, geveze ve obur yaratıklardır.”

          Gençler de tarih boyunca yetişkin nesli hep tutucu, geri kafalı, uyuşuk, bencil, korkak buyurganlar olarak görmüşlerdir. Düşüncelerini eski, zevklerini bayat, kurallarını sıkı, yasaklarını da akıldışı bulmuşlar; her şeye hayır demeyi alışkanlık hâline getirdiklerinden yakınmışlardır. Bu gibi gençlerle, yaşlı kuşakların yargıları değişik, ama önyargılı tutumları ortaktır. Genel olarak gençler de yaşlılar da bir­birlerinin hep olumsuz niteliklerini ön plâna çıkarıyorlar. Bu vb. yakınmalardan anlıyoruz ki, yetişmekte olan çocuk ve gençlerle yetişkinler arasındaki kuşak çatışması üç bin yıl önce de vardı, şimdi de var, gelecekte de var olacak bir olgudur.Kuşaklar arası çatışmanın en önemli sebebi her yaşın kendi özelliklerine göre, hayata ve olaylara bakmaları ve yorumlamalarıdır. Kuşaklar arası çatışma bir anlamda değer yargıları­nın çatışmasıdır. Değer yargıları bireyin yaş ve psikolojisine göre değişmektedir. Elli yaşındaki bir yetişkinle, on beş yaşındaki genç olaylara aynı gözle bakamaz. Genç insan, idealisttir, dünyayı düzeltecektir, henüz hayatın gerçekleriyle karşı karşıya kalmamıştır. Elli yaşındaki insan, hayatta geçirdiği kötü deneyimlerle birçok tecrübeler kazanmış, bu arada yaptığı mücadelelerle yorulmuştur. Elbette enerji dolu bir gençle yani delikanlıyla aynı fikirde olamaz. Bütün bunlar, her yüzyılda geçerli psikolojik gerçekliklerdir.

Devamı

2008/5. “Ben İyi Bir Anne Baba mıyım?”

BEN İYİ BİR ANNE BABA MIYIM?[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

Çocuk eğitimi konusundaki bazı yazar ve kitapların da etkisiyle, bazı anne babalar, çocuklarına karşı duydukları bazı duyguları ve yaptıkları bazı davranışları yüzünden kendilerini suçlarlar. Bazen de bunun tersi olarak, anne babalar, iyi niyetlerini dikkate alarak çocuklarına her türlü iyiliği yaptıklarını ancak başarılı olamadıklarını ileri sürerek suçu çocuklarına atarlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli ve gerçekçi olmalı ve yaptığımız doğru ve yanlışları olduğu gibi görmeye çalışmalıyız.Çocuk eğitiminde büyüklerin yanlışları elbette çoktur ve bunları düzeltmek için gayret göstermek gerekir. Çünkü hiçbir şey bilmeden dünyaya gelen çocuğa şekil veren biz büyükleriz. Toplumumuzdaki aile yapısındaki değişimle, büyük ölçüde, geniş aileden küçük aile yapısına geçilmiştir. Bunun sonucu çocuk eğitiminde, genç anne baba yalnız kalmıştır. Kısaca, eskiden genç anne baba, çocuğun hizmetini yapar, ancak eğitimini evin büyükleri, dede ve nineler üstlenirlerdi. Kendi çocuklarının eğitimine genelde hiç müdahale edememesine karşın, onların nasıl yetiştirildiğini görerek öğrenen anne baba, bu konudaki tecrübelerini torunları üzerinde uygulardı. Çocuk sayısının çokluğu da buna eklenince evde yaşayan herkes çocukları nasıl yetiştiklerini de bizzat görüyorlardı. Günümüzde yeni evlilerin çoğu yalnız başına kalıyor ve çocuk yetiştirme konusunda tecrübesiz oluyorlar. Bir de yeni evliliğin getirdiği maddî sıkıntılar gereği veya gençliğin verdiği heyecanla çalışmaya daha çok önem veriyorlar. Bu şartlar altında konuyla ilgili kitap da okuyamıyorlar ve çocuk eğitimiyle ilgili danışacakları kimse bulamıyorlar veya sormaya utanıyorlar. Doğal olarak çocuk da büyüyor ve ilk yıllarda da çocuğun kişiliği belirlenmiş oluyor. Birinci çocukta hatalarını anlayan anne baba ikinci çocukta aynı hataları yapmamaya çalışıyor. Ancak etrafımıza baktığımızda çocuk eğitimi konusunda en çok sorun maalesef ilk çocukta yaşanmaktadır. Bunlara ilaveten çocuk eğitimi konusunda yazılmış çoğu çeviri kitaplarda da birbiriyle çelişen görüşler de anne babaları şaşırtıyor. Bütün bu şartlarda tecrübesiz anne babalar çocuklarıyla ilgili sorunlarla karşılaşınca kendilerini suçlamaya başlıyorlar.Çocuk yetiştirmeyle ilgili kitapların büyük bir bölümü anne babalara, okuduklarını uygulayıp uygulamadıkları konusunda suçluluk duygusu verirler. Bunu sakın yapmayın. Suçluluk duygusu, daha iyi bir baba veya anne olmanızı sağlamaz. Hiçbir anne baba suçlanmayı hak etmemiştir. Sizin yapmanız gereken, çocuklarınızı yetiştirirken elinizden geleni yaptığınıza inanmanızdır. Çoğumuzun, çocuk yetiştirme konusunda hiçbir eğitim görmediğini düşünürsek, bu işin altından bayağı iyi kalkıyoruz, demektir. Her şeyden önce, bizim de bir insan olduğumuzu, duygularımızın olduğu, yorulabileceğimizi vb. kabul etmeliyiz. Gerçekçi bir yaklaşımla yanlışlarımızı tespit edip hemen onları düzeltme yoluna gitmeliyiz.Pek çok anne baba, “iyi ana baba” olmak demek, çocukların tüm sorunlarını çözmek, davranışlarını şekillendirmek, hep haklı olmak, tüm sorulara cevap bulmak, her şeyden sorumlu olmak, başarısızlıklarının suçunu yüklenmek, tüm kararları almak, kısaca “süper ana baba” olmak demektir gibi, yanlış inanışın, altında ezilirler.

Devamı

2007/99. "Çocuğun Eğitimi Sadece Anneye Bırakılmamalıdır", Ortak Zemin, Gaziantep 2007, yıl:1, sayı:2, ss.48-49.

ÇOCUĞUN EĞİTİMİ SADECE ANNEYE BIRAKILMAMALIDIR

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

Çocuk eğitiminde annenin rolü inkâr edilemez. Çocuğun eğitiminde annenin çok etkili olması, babanın çocuk eğitiminde sorumluluğunun az olduğunu göstermez. Sanıldığı gibi, babanın çocuğu ile ilgilenmesi için onun büyümesini beklemek gerekmez.

Geleneksel olarak annelerin çocuk bakımında önemli rolü vardır. Buna rağmen çocuk eğitimi ve bakımı anne babaların her ikisinin de karşılıklı sorumluluk paylaşımı ile yürütmesi gereken bir durumdur. Özellikle annenin bebeklik dönemindeki yeri tartışılamaz olmakla birlikte uygun baba modelinin varlığı çocuğun her dönem için sağlıklı, gelişmesine yardımcı olacaktır.

Çalışma ve şehir hayatında babaların çocuklarını az görmesi, çocukların eğitim ve bakımını tamamen annenin üzerine bırakması hem anneler hem çocuklar açısından büyük sorunlara yol açmaktadır. Anneler bu durumda çocuğa uygun eğitim ve disiplini vermekte zorluk çekerken (babanın desteği olmadığı için), çocuklar da babalarını seyrek gördükleri ve babanın etkinliğini hissetmedikleri için bazı psikolojik sorunlara girmektedirler. Bu durum anneyi ve çocuğu etkilemektedir. Anneler evin sorumluluğu, çocuğun bakımı gibi konularda yalnız kalıp strese girmektedirler. Ayrıca sürekli duygusal destek, sevgi ihtiyacı hisseden çocukta da bazı davranış ve duygusal sorunlar oluşabilmektedir. Mümkün olduğunca babanın da hamilelikten itibaren bu konuda anneye gerekli psikolojik destek sağlaması gerekir. Babanın anneye verdiği destek, çocuklara ayırdığı zaman, çocuk eğitimine doğrudan veya dolaylı katılımı birçok sorunu oluşmadan engellemektedir.

Devamı

2007/92. “Ben İyi Bir Anne Baba mıyım?”

BEN İYİ BİR ANNE BABA MIYIM?[1]

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2]

Çocuk eğitimi konusundaki bazı yazar ve kitapların da etkisiyle, bazı anne babalar, çocuklarına karşı duydukları bazı duyguları ve yaptıkları bazı davranışları yüzünden kendilerini suçlarlar. Bazen de bunun tersi olarak, anne babalar, iyi niyetlerini dikkate alarak çocuklarına her türlü iyiliği yaptıklarını ancak başarılı olamadıklarını ileri sürerek suçu çocuklarına atarlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli ve gerçekçi olmalı ve yaptığımız doğru ve yanlışları olduğu gibi görmeye çalışmalıyız.

Çocuk eğitiminde büyüklerin yanlışları elbette çoktur ve bunları düzeltmek için gayret göstermek gerekir. Çünkü hiçbir şey bilmeden dünyaya gelen çocuğa şekil veren biz büyükleriz. Toplumumuzdaki aile yapısındaki değişimle, büyük ölçüde, geniş aileden küçük aile yapısına geçilmiştir. Bunun sonucu çocuk eğitiminde, genç anne baba yalnız kalmıştır. Kısaca, eskiden genç anne baba, çocuğun hizmetini yapar, ancak eğitimini evin büyükleri, dede ve nineler üstlenirlerdi. Kendi çocuklarının eğitimine genelde hiç müdahale edememesine karşın, onların nasıl yetiştirildiğini görerek öğrenen anne baba, bu konudaki tecrübelerini torunları üzerinde uygulardı. Çocuk sayısının çokluğu da buna eklenince evde yaşayan herkes çocukları nasıl yetiştiklerini de bizzat görüyorlardı. Günümüzde yeni evlilerin çoğu yalnız başına kalıyor ve çocuk yetiştirme konusunda tecrübesiz oluyorlar. Bir de yeni evliliğin getirdiği maddî sıkıntılar gereği veya gençliğin verdiği heyecanla çalışmaya daha çok önem veriyorlar. Bu şartlar altında konuyla ilgili kitap da okuyamıyorlar ve çocuk eğitimiyle ilgili danışacakları kimse bulamıyorlar veya sormaya utanıyorlar. Doğal olarak çocuk da büyüyor ve ilk yıllarda da çocuğun kişiliği belirlenmiş oluyor. Birinci çocukta hatalarını anlayan anne baba ikinci çocukta aynı hataları yapmamaya çalışıyor. Ancak etrafımıza baktığımızda çocuk eğitimi konusunda en çok sorun maalesef ilk çocukta yaşanmaktadır. Bunlara ilaveten çocuk eğitimi konusunda yazılmış çoğu çeviri kitaplarda da birbiriyle çelişen görüşler de anne babaları şaşırtıyor. Bütün bu şartlarda tecrübesiz anne babalar çocuklarıyla ilgili sorunlarla karşılaşınca kendilerini suçlamaya başlıyorlar.

Devamı

2007/88.“Ahlak Eğitimi Niçin Önemsenmelidir?”

AHLÂK EĞİTİMİ NİÇİN ÖNEMSENMELİDİR?

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2] 

Birçoğumuz hatta hepimiz az ya da çok insan ilişkileri ve ahlâkî konularda şikâyet ediyor, memnuniyetsizliğimizi belirtiyoruz. Ahlâk ve eğitimi konusunu ne kadar önemsediğimizle ilgili bazı durumları ortaya koyalım.


            Ahlâk ve Eğitimi Konusunu Ne Kadar Önemsiyoruz?


Bu konuda aşağıdaki soruları cevapladığımızda, ahlâk eğitimini ne kadar önemsediğimiz ortaya çıkar.


1.Ahlâkla ilgili ne kadar kitap yazılmaktadır?


            a.Üniversitelerde kadar çalışma yapılmaktadır?


            b.Kütüphanelerde ne kadar kitap bulunmaktadır?


2.Ahlâkla ilgili ne kadar kitap okunmaktadır?


3.Okullarımızda ne kadar öğretilmektedir?


4.Vaizlerimiz, imam hatiplerimiz, ahlâkî konulara ne kadar yer veriyorlar?


5.Anneler babalar ne kadar önemsiyorlar?


Ahlâk Eğitiminin Küçümsenmesinin Sebepleri


1.Eskiden kabul edilen idealist hayat anlayışı, yerine yüzyılımızın başında pozitivist anlayış, sonraları faydacı/pragmatist anlayış ve daha sonra varoluşçu ve insancı anlayışın toplumumuza yanlış yansımaları.


2.Eskiden idealist hayat anlayışının sonucu olarak ortaya çıkan baskıcı eğitim ve disiplin anlayışı yerine buna tepki olarak geliştirilen özgürlük ve özgür eğitim ve disiplin anlayışının benimsenmesi. Bunun günlük hayata yansımasının, “Kimse kimseye karışamaz, herkes istediğini yapmalıdır.” anlayışı şeklinde ortaya çıkması.

Devamı

2007/75. "Çocuk Eğitiminde İyi, Doğru, Güzel Davranışların Teşvik Edilmesi" Hanımefendi, Ekim 2007 İstanbul sayı:13, ss.10-11.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE, İYİ, DOĞRU, GÜZEL DAVRANIŞLARIN TEŞVİK EDİLMESİ

Prof.Dr. MEHMET ZEKİ AYDIN 

Teşvik etmek, isteklendirmek, özendirmek anlamlarına gelir. Teşvik, istekleri yaptırmaya cesaretlendirmek ve duyguları yönlendirmektir. Bir davranışı yapmaya iten iç kuvvete güdü, dışarıdan takviye etmeye de teşvik diyoruz.

İnsanların bazı durumlarda, başkaları tarafından teşvik edilmeye ihtiyaçları vardır, bu ihtiyaç çocuklar için daha da fazladır. Çünkü onlar birçok iyiliğin zevkini tanımamışlar, birçok iyiliğin güzel sonuçlarını görmemişlerdir. Bu nedenle çocuklar yerinde ve zamanında yapılacak teşvik ve telkinlerle iyiye yönlendirilmelidir. Yaptıkları iyi davranışlar pekiştirilmelidir.

Pekiştirme, olumlu (pozitif) ve olumsuz (negatif) olmak üzere ikiye ayrılır. Olumlu pekiştirme, bir davranış yapıldıktan sonra, onun bir ödül veya hoşa giden bir durumla desteklenmesidir. Anne babasının (memnuniyeti, aferin demesi gibi) olumlu pekiştireç ile hoşuna giden durumlarla karşılaşmak isteyen çocuk iyi davranışlara yönelebilir. Olumsuz pekiştirme ise, bir davranışın sonucunda, rahatsızlık veren bir uyarıcının ve hoşa gitmeyen bir durumun sona erdirilmesi veya ondan uzaklaşılması demektir. Olumsuz pekiştireçler, istenmeyen bir davranışı engellemek veya yapılmasını durdurmak amacıyla uygulanır. Anne babasının (kaşını çatması, haçlığını kesmesi, dışarıya çıkma yasağı vermesi gibi) olumsuz pekiştireç ile karşılaşmak istemeyen bir çocuk kötü davranışlardan uzaklaşabilir.Devamı

2007/74. "Gençlik Dönemindeki Çocuklarımızla İletişim" Hanımefendi, Eylül 2007 İstanbul sayı: 12, ss.10-11.

GENÇLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARIMIZLA İLETİŞİM[1]

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2] 

             İnsan hayatının en zor dönemlerinden biri de ergenlik ve gençlik dönemidir. Benim ergenlik ve gençlik dönemine verdiğim ad, "gıcıklık" dönemidir.[3] Bu dönemin özelliklerini bilip ona göre davranmak gerekir. Ergenlik dönemine ulaşan birey, doğru ve yanlışı, sosyal düzenin yasa ve kurallarıyla değil, bizzat kendi vicdanıyla ve kendi geliştirdiği ahlâk ilkeleriyle tanımlar. Ahlâk ilkeleri, sadece kendisi için değil, herkes için geçerli ve evrensel değerler üzerine kurulmuştur. Böylece birey, yalnız kendini değil, başkalarını da dikkate alan, yüksek düzeyde bir ahlâkî yargı geliştirir. Çocuğun olgunluğa yönelik psikolojik gelişimi, 13 ile 21 yaşları arasındaki ergenlik döneminde tamamlanır. Ergenlik öncesi çağ, ergenlik boyunca olacak değişimlere temel olan bir gevşeme dönemidir. Çocuğun "geleneksel, eleştirisiz" bir dürüstlük anlayışından kurtulup kendi öz dürüstlük ölçülerine ulaşması için 14 yaşına basması beklenmelidir. 14 yaşındaki ergenin yetişkinlere ve aile bireylerine olan tutumu olgunlaşmaya başlar. Bu durum onun her şeyi eleştirmesine yol açar. Anne babayı eleştirme, onların görüş ve düşüncelerini benimsememe eğilimleri vardır. Rahat ve uyumlu çocukluk geçirenler, ergenlik döneminin sorunlarını daha kolay çözerler.

Devamı

2007/73.  "Ergenlik Dönemindeki Çocuklarımızla İletişim" Hanımefendi, Ağustos 2007, İstanbul, sayı:11,ss.6-7

ERGENLİK DÖNEMİNDEKİ ÇOCUKLARIMIZLA İLETİŞİM[1]  

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN[2] 

                  İnsan, bebek olarak doğar, çocuk olur, ergen olur, gençlik dönemini yaşar, yetişkin olur, derken yaşlanır ve bir gün hayatın sonuna gelir. İnsanın bu serüvenindeki davranışlarını, eğitim psikolojisinin gelişim psikolojisi inceler. Bizler, bu dönemleri bilirsek çocuklarımızın davranış ve tutumlarını daha iyi anlar ve ona göre davranırız. Bunları bilmezsek, gençlerin davranışlarını bir başkaldırı veya sapma olarak görürüz ve hem kendimizi hem de onları üzeriz. Sadece üzmekle kalsak onun yaptığı çocukluk hatasına biz de hatayla karşılık veririz ve zararlı çıkarız.

                  İnsan hayatının en zor dönemlerinden biri de ergenlik ve gençlik dönemidir. Benim ergenlik ve gençlik dönemine verdiğim ad, "gıcıklık" dönemidir. Anne babalara göre, gençler çok "gıcık" davranışlarda bulunurlar. Hem de inadına "gıcıklık" yaparlar. Ancak bir de gence sorun bakalım, ne diyecekler. Ben zaman zaman gençlere, "Siz mi daha gıcıksınız, yoksa anne babanız mı gıcık?" diye soruyorum.[3] Kendi "gıcıklık"larını görmek yerine, anne babalarının çok "gıcık" olduğunu söylüyorlar. İşin doğrusu, genç, kimliğini bulurken "gıcıklık" yapmakta, bu tutum karşısında şaşıran birçok anne baba da bilmeden "gıcıklık" yapmaktadır.

Devamı

2007/72.  " Nasıl Bir Anne-Babasınız (2)?" Hanımefendi, Temmuz 2007, İstanbul, Sayı:10, ss.

NASIL BİR ANNE BABASINIZ? (2) 

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

Ailede, anne baba ile çocuk arasındaki iletişim ve anne babanın disiplin anlayışı, çocuğun eğitiminde önemli bir yer tutar. Anne babanın çocuklarıyla arasındaki ilişkilerine ve disiplin anlayışına göre, aileler, değişik şekillerde sınıflandırılmıştır.

Birçok anne babalardan bazıları da çocuklarıyla ilgilenmeyen anne babalardır. Çocuğa kötü davranmak bile onunla ilgilenmemekten iyidir, çünkü bu durumda bile, anne baba ile çocuk arasında bir ilişki vardır. İdealleştirilmiş anne baba, çocuğun ulaşması zor bir anne babadır. Çocuk, anne babasını algılarken, bir yandan onları olduklarından daha kötü, bir yandan da olduklarından daha asil, iyi ve düşünceli insanlar olarak görmektedir. Çocuk, anne babayı gözünde ne kadar idealleştirirse bir sıkıntı anında onlardan yardım istemesi de o kadar güçleşir. Anne babanın bir doğruluk timsali olarak algılanması, çocuklar için bir iletişim engelidir.

İdeal anne babayı belirlemek zor olmakla birlikte, başarılı anne babalar, çocuğun kendi kendisini denetlemesine ya da iç denetim demek olan ahlâk gelişimine ortam hazırlayan, sorumluluk duygusunu geliştiren, olayların sonuçlarıyla onları baş başa bırakan, onlara hak ve özgürlüklerinin sınırını öğreten, onların özgür birer birey olarak yetişmelerine imkan hazırlayan kimselerdir.

İdeal anne babalar, bilinçli yaşayan kimselerdir. Bilinçli insan, ezbere yaşamayan kişi demektir. Bilinçli yaşamak, ne yaptığının farkında olmak, yaptıklarının hesabını verebilmek demektir. Ezbere yaşamak demek, neyi, niçin yaptığının farkında olmadan, düşünmeden, bilmeden yaşamaktır. Ezbere yaşayanlar, yaptıklarının sebep ve sonuçlarını dikkate almayan kimselerdir.

Bilinçli anne baba,  çocuğu duygusal açıdan kabul eden, sevgi, ilgi ve hoşgörüyle yaklaşan, destekleyen, karar alırken çocuğunun da düşüncesini alan, tartışma ve eleştiriye açık, ikna ve inandırma yöntemini kullanan, gerekirse fikir değiştirebilen, rehber anne babadır.

Böyle ebeveynler, çocuklarına içten ve derin bir sevgi duyar, ona değer verir ve bunu yansıtır; çocuklarının ilgi ve ihtiyaçlarına hassastır; davranışlarını ilgiyle izler ve onların ilgilerini göz önünde tutarak, yeteneklerini geliştirecek ortamı hazırlar.

Devamı

2007/69. "Nasıl Bir Anne-Babasınız (1)?", Hanımefendi, Haziran 2007,İstanbul, Sayı:9, ss.4-5

NASIL BİR ANNE BABASINIZ? (1)

Prof. Dr. Mehmet Zeki AYDIN

Ailede, anne baba ile çocuk arasındaki iletişim ve anne babanın disiplin anlayışı, çocuğun eğitiminde önemli bir yer tutar. Anne babanın çocuklarıyla arasındaki ilişkilerine ve disiplin anlayışına göre, aileler, değişik şekillerde sınıflandırılmıştır.

Genel olarak aile ortamını sağlıklı ve sağlıksız olarak ayırabiliriz. Sağlıklı ailede bireyler, doğru bildiklerini söylemekte ısrar edebilir ve gerçekçi olmaya özen gösterir; kendi düşünce, duygu ve davranışlarından kendilerini sorumlu tutarlar. Sağlıksız ailede ise, bireyler dıştan denetimli kişiler olarak yetişir.

Çocuklarını her hâliyle kabul etmeleri için, anne babaların, kendi kendilerini kabul etmiş olmaları gerekiyor. Kendi kendileriyle uyum içinde olmayan, henüz kendilerini kendileri olarak benimseyememiş kişilerin, çocuklarını, ne olursa olsun kendilerinin bir parçası olarak kabul edebilmeleri güç olmaktadır. Bu bakımdan "kabul eden anne baba" ile "reddeden anne baba" deyimleri ortaya çıkmıştır.

Kabul eden anne baba genellikle seven anne babadır. Fakat bazı anne babalar, kendi istekleri ile çocuklarının istekleri arasındaki sınırı tayin edememektedirler. Kendilerini ve çocuklarını, aynı önemde kabul ederek, çocuğa kendisi olmak, kendini ifade etmek hakkını vermekle birlikte, anne babanın kendi haklarını da aynı derecede gözetmesi ve gerektiğinde evet de hayır da diyebilmesi önemlidir.

Devamı

2007/40. "Çocuğa İyi Benlik Nasıl Kazandırılır?" Zaman Aile, 2 Mart 2007, Sayı:221

 ÇOCUĞA İYİ "BEN"LİK NASIL KAZANDIRILIR?

Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın 

Çocuklar benlik kavramıyla doğmazlar. Benlik kavramını anne-baba ve çevrelerinden öğrenirler. Eğer siz doğru ve güzel olanı öğretirseniz, çocuğunuz da iyi bir "benlik"e sahip olmuş olur.

Çocuğun temel kişilik yapısını belirleyen tek etken, onda belirecek benlik kavramı, yani kendi kendini nasıl gördüğüdür. Onun, okulda ve daha sonraki hayatında elde edeceği başarı, kendi benliği ve kendi varlık kavramıdır. Kişiliğin dıştan değil, içten görünüşü veya öznel yanıdır.

Benlik kavramının anlaşılması ve yapısını oluşturan unsurların çözümlenmesi, diğer bir deyişle, insanın kendisini tanıyabilmesi için, aşağıdaki soruların sorulması ve cevaplarının verilmesi gerekir.

Çocuk, kendisi ile ilgili çevresindeki ilk izlenimleri hissetmeye başlamasıyla benliği oluşmaya başlar. Benlik, kişinin kendisini algılama biçimidir. Diğer bir deyişle, benlik, bireyin kendi içine bakışı ve çevresinin ona baktığı şeklin birlikte algılanmasıdır. Çocuğun karakterinin oluşmasındaki en önemli etken "benlik kavramı" dır. Benlik kavramının en önemli bölümü ise bebeklikte oluşur. Benlik kavramı, çocuğun kendisiyle ilgili olarak kafasında çizdiği görüntüdür. Bu görüntü, çocuğun kendine güvenip güvenmeyeceğini, içe ya da dışa dönük olacağını, atak ya da çekingen olacağını belirler. Çocuğun benlik kavramı, onunla dünyayı seyrettiği bir gözlük gibidir.

Devamı

2007/38. "Çocuğa Kendine Güven Duygusu Kazandırılmalıdır." Hanımefendi, Mart 2007, İstanbul, Sayı:6, ss.4-5

ÇOCUĞA, KENDİNE GÜVEN DUYGUSU KAZANDIRILMALIDIR

Prof.Dr.Mehmet Zeki AYDIN 

Hayatta başarının bir çok şartı vardır. Bence, başarının temelinde bir hedef sahibi olmak ve kendine güven gelmektedir. Kendine güvenen çocuk yetiştirmenin temeli çocuğun doğum anında başlar. Başka bir yazıda bu konuyu açıklayabilirim. Bu yazıda, çocuğa güven duygusu kazandırmak için dikkat edilmesi gerekli hususlar üzerinde duracağım.

İnsanın hayatı, ancak kendisine inandıktan sonra değişmeye başlar. Kendine inanan ve güvenen bir çocuk, bizzat kendini geliştirmeye uğraşır. Çünkü inanç ve güven, çocuğu harekete geçirir. Böyle bir çocuk, soru sormaktan, denemekten, araştırmaktan çekinmez, ayağına gelen fırsatları değil, onu bekleyen fırsatları kollar. Hayatı tanımakta, onun içinde dolaşmakta cesur davranır. Artık çocuk, kendi gelişme şartları üzerinde etkili bir rol oynamaktadır.

Düşüncelerine ve kararlarına hiç değer verilmeyen, şiddet gören, şakaları alaya alınan, her mazereti yalan, her girişimi ukalâlık, her sevinci şımarıklık kabul edilen bir çocuk, artık kendisine saygı duymaz. Çocuklarınızın önemsenmesini istiyorsanız, önce siz onları önemsemelisiniz.

Devamı

2007/37. "Anne-Baba Çocuğu Okulda da Takip Etmelidir" Hanımefendi, Şubat 2007, İstanbul, Sayı:5, ss.4-5

ANNE BABA ÇOCUĞU OKULDA DA TAKİP ETMELİDİR 

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

Çocuğun ahlâk eğitiminde onun öğrenme kaynaklarının en önemlilerinden biri de okul, okuldaki arkadaş çevresi ve öğretmenleridir. Okul, bir bakıma, evde kazanılan eğitimin sınandığı yerdir. Çocuğun okula uyum ve başarısı, anne babanın, onu yetiştirmedeki başarısının bir ölçüsüdür. Ancak okula başlamakla, anne babanın eğitici görevini tamamen öğretmene aktardığını düşünmesi de yanlış olur. Genel anlamda eğitim, evde ve okulda ortaklaşa yürütülür. Bu nedenle anne baba, imkanlar ölçüsünde çocuğu öğretim hayatında da takip etmelidir.

Anne babaların çoğu, ilkokula başlamanın çocukta ne büyük bir ruhsal gerilime yol açtığını anlamazlar. Oysa çocuk, bu dönemde büyük bir sarsıntı geçirmektedir. Hele çocuk yuvaya ve anaokuluna gitmemişse, bu sarsıntı daha da büyük olur. Okulun amacı, çocuklara ilerde kendi kendilerine yeten büyükler oldukları zaman gerek duyacakları bilgi ve becerileri öğretmektir. Çocuğunuzun toplumsal bir birey olmasını okul sağlar. Çocuk, bu dönemde yaptıklarına bakılarak değerlendirilecek veya yargılanacaktır. Sizin burada yapmanız gereken şey, çocuk başarılı da olsa başarısız da olsa, sevginizi ondan esirgememenizdir. Çocuğunuz bilmelidir ki anne babası, onu yaptıkları için değil, kendi varlığı için sevmektedir. Çocuk sizin sevginizin, okuldaki veya arkadaş çevresindeki başarısıyla ilintili olmadığını bilmek ve bu sevginin gücüne dayanmak, güvenmek ihtiyacındadır.

Devamı

2007/36. "Eğitimci Gözüyle Çocuğun Eğitiminde Ailenin Önemi" Hanımefendi, Ocak 2007 İstanbul, sayı:4, ss.6-9

EĞİTİMCİ GÖZÜYLE ÇOCUĞUN EĞİTİMİNDE AİLENİN ÖNEMİ

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

       Aile, kan veya akrabalık bağıyla birbirine bağlı olan, aralarında toplumca belirlenmiş hak ve ödevlere sahip bireylerin oluşturduğu bir kurum, ortak değerleri olan bir gruptur. Genel anlamda aynı soya mensup veya birbirlerine evlilik bağı ile bağlı bulunan kişilerin tümüdür. Daha dar anlamda bir erkek ile kadın ve varsa çocuklarından oluşan toplumun en küçük birimi ve kurumudur.

       Aile toplumun temelidir. Aile, içinde yaşanılan toplumda, devlete kadar uzanan kurumlar zinciri içinde, diğer kurumların güçlü ve sağlıklı olmasını sağlayan en önemli birimdir. İnsanoğlu kendi neslini mükemmel bir şekilde ancak evlilik yolu ile koruyabilir. Ailenin en önemli işlevi, insan neslinin devamı için çocuk meydana getirip yetiştirmektir.

       Çocuğun ahlâk eğitiminde en önemli kurum ailedir. Aile, ahlâkî duyguların uyandırılması, uygulanması ve ahlâkî bilgilerin kazandırılması yoluyla ahlâk eğitimi görevini yerine getirir. Aile bu görevlerini informal bir ortamda gerçekleştirir. Eğitimin mekânı her yerdir (okul, aile, toplum), fakat bütün eğitimin temeli ailededir. Devamı

2007/2. Almanya Dortmund Türk Kültür Merkezinde 5 Ocak 2007 tarihinde düzenlenen "Aile İçi İletişim " konulu konferans.

T.C. Essen Başkonsolosluğu ve DİTİB işbirliği ile Dortmund Eğitim Merkezi'nde "Aile içi iletişim, anne, baba ve çocuk ilişkisi" konulu konferans düzenlendi.

T.C. Essen Başkonsolosu Munis Dirik, T.C. Berlin Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Sadi Arslan, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın, DİTİB Genel Sekreteri Mehmet Yıldırım ve Genel Sekreter Yardımcısı İsmail Zengin'in iştirak ettiği toplantıya çok sayıda vatandaş dinleyici olarak katıldı.

Anne-baba ve çocuk eğitimin çok önemli olduğunu belirten T.C. Essen Başkonsolosu Munis Dirik; kısa selamlama konuşmasında, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın aile içi iletişim ve ailenin çocukları ile iletişimlerine dikkat etmesi gereğinin üzerinde durdu.

  Nesillerimizin önemli olduğunu ifade eden T.C. Berlin Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Sadi Arslan; "40 yıl önce Almanya'ya gelen vatandaşlarımız çok sıkıntılar çekerek, çok zorluklar çekerek belli bir mesafeyi kat ettiler. Derneklerimizi ibadethanelerin yanında sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlerin yapıldığı mekanlar olarak oluşturdular. Hanımlarımızın, genç kızlarımızın ve gençlerimizin eğitim gördüğü yuvalar haline getirdiler" dedi.

Bu dönemde gençlerimize ve hanımlara ağırlık vereceğini belirten Arslan sözlerini; "Yetişen neslimizin devamı için, milli ve manevi değerlerine bağlı kalan ve aynı zamanda buradaki topluma uyum içerisinde nesil yetiştirmeye çalışıyoruz. Üniversitede okuyan gençlerimizin sayısını çoğaltmalıyız ve teşvik edeceğiniz. Burada okuyan gençlerimizi belediye başkanı, milletvekili ve bakan olarak görmek isteriz. Millet olarak hak etmediğimiz yerde olmalıyız. Alman dostlarımızla daha fazla iletişim kurabilirsek, diyaloğumuzu güçlendirebilirsek uyuma katkı sağlamış oluruz. Barış sever, misafirperver olduğumuzu ifade edebilirsek, inanıyorum ki yanlış düşüncelerin bir çoğu değişecektir. Elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Değişen dünya ve gelişen teknoloji karşısında çocuklarımız daha faydalı olacağız" şeklinde tamamladı.

Devamı

2006/53. "Çocuklar Kitle İletişim Araçlarının Zararlarından Korunmalıdır." Somuncu Baba Dergisi, Ankara Eylül 2006, sayı: 71. ss.12-15.

ÇOCUKLAR KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ ZARARLARINDAN KORUNMALIDIR

Prof.Dr.MEHMET ZEKİ AYDIN  


Günümüzde kitle iletişim araçları eğitimin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Kitle iletişim araçları denince akla yazılı ve sözlü basın yani kitap, dergi, gazete, sinema, radyo, televizyon, bilgisayar, internet, CD, DVD vb. gelmektedir. Çağımızda insan davranışları üzerinde sürekli, yaygın ve birinci derecede etkili olan kitle iletişim araçları dikkate alınmadan bir eğitim olayı düşünülemez denilebilir.

Kitle iletişim araçlarının etki alanı ev, mahalle, okul ile birlikte bütün ülke ve dünyadır. Bu araçlar görme, duyma, seyretme ve okuma yoluyla bireye ve kitleye etki eder. Kitle iletişim araçlarının en önemli iki özelliği vardır: Birincisi, çeşitli konulardaki bilgi ve haberleri, geniş kitlelere kısa zamanda iletebilmeleri; ikincisi, bireyleri tek yönlü etkilemeleridir. Özellikle 20. yüzyılda büyük gelişmeler kaydeden kitle iletişim araçlarıyla insan bir taraftan yeni bilgiler ve tutumlar elde ederken, bir taraftan da sahip olduğu bilgilerde ve tutumlarda değişiklikler meydana gelmektedir.

Daha henüz eleştirel bir zeka geliştiremediğinden dolayı çocuk, kitle iletişim araçları karşısında en hassas kitledir. Dolayısıyla bu araçlar çocuğun davranışlarını, hayat biçimini daha çok etkiler. Yalnız kitle iletişim araçlarını bütünüyle olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirmek elbette yanlış olur. Burada anne babaya düşen görev, bu araçların iyi yönlerinden çocuklarının yararlanmalarını sağlamak ve zararlarından korumaktır.

Devamı

2006/52. "Çocuk Eğitiminde Ailenin Rolü ." Çorum Müftülüğü Sesleniş Dergisi, Çorum Temmuz 2006, sayı: 4, s.4.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE AİLENİN ROLÜ 

Prof.Dr.MEHMET ZEKİ AYDIN 

Çocuk ve gençler, çoğu zaman, büyüklerinin isteklerini ilk söylediklerinde yapmazlar. Keşke yapsalardı, ama yapmazlar. Ancak bunu kesinlikle kötüye yormayın ve onu azarlamaya veya dövmeye kalkmayın. Bunun bir çok sebebi vardır. Her yaşta, her olayda ayrı bir nedenle çocuklar konuştuklarımıza kulak vermezler. İşte bunu bilerek, bazı isteklerimizi öfkelenmeden çeşitli yollar deneyerek çocuklara ulaştırmaya çalışmalıyız.

Söylediğinizi yapmayan, duymazlıktan gelen çocuğunuza, azarlamadan bir daha söyleyin yine yapmıyorlarsa not yazın. Not, mesajı güçlendirir ve çocuğun bilincinde yer etmeye zorlar. Aynı zamanda çocuğun şu evrensel mazeretle haykırmasına engel olur: "Ama sen bana söylemedin ki!" Notlarınızda parlak, zıt renkler kullanın ve büyük, kalın harflerle yazın. Çizilen veya yapıştırılan resimler mesajları daha görünür hâle getirirler. Bütün notlar kısa ve özlü olmalıdır. İşte bazı örnekler:        _

. Banyoda:   YATMADAN ÖNCE DİŞ FIRÇALANACAK.

. Yatak odasında:   HER SALI ODA TEMİZLİĞİ.

. Mutfakta:   BUZDOLABINI KAPALI TUT.

. Antrede:   ÇOCUKLAR, AYAKLARINIZI YIKAYIN.

. Banyoda:   DUŞTAN SONRA HAVLUYU ASIN.

. Bodrumda:   ÇIKARKEN IŞIKLARI SÖNDÜRÜN.

Devamı

2006/33. "Çocuğunuz Duygularını İfade Edebilmeli" Zaman Aile, Mayıs 2006, sayı:178, Bölüm Çocuğum

ÇOCUĞUN DUYGULARINI KONTROL ETMESİ ÖĞRETİLMELİ

PROF. DR. MEHMET ZEKİ AYDIN 

Çocuk gelişiminde önemli olan hususlardan biri çocuğun duygu ve davranışları için bir kontrol sistemi oluşturmaktır. Yeni doğmuş bir bebek, ağlamak istediği zaman ağlar, haykırmak isteyince haykırır. İlk yıllarda da bu büyük ölçüde devam eder. Örneğin, ayağına takılan oyuncağa çocuğun tepkisi genellikle onu tekmelemek şeklindedir. Arkadaşlarıyla anlaşamadığında ilk tepkisi, yumruk atmak olur. Ancak 3 ile 6 yaş arasındaki dönemde çocuk duygu ve davranışlarını belli bir oranda kontrol altına almaya başlar. Öncelikle, çocuğunuzun kontrol sisteminin kısa sürede geliştirilemeyeceğini kabul etmeniz gerekiyor. Babalar bu konuda annelerden daha sabırsızdırlar. Çünkü anne günün büyük bölümünü, çocukla geçirdiği için "deneme-yanılma" yöntemiyle de olsa babadan daha çok şey öğrenir ve çocuktan neler beklenip neler beklenemeyeceğini sezer. Babalar ise, günün büyük bölümünü büyükler dünyasında geçirdikleri için o kadar anlayışlı olamazlar.

Duygular da çocukla birlikte gelişir

Duyguların gelişimi, gelişimin diğer yönleri ile yakından ilişkilidir. Çocuklar, gelişimin bir basamağından diğerine geçtikçe, dış uyarımlara tepkilerini farklılaştırmaktadırlar. Başlangıçta sadece sesi algılayan bebek, tecrübesi arttıkça sesteki öfkeyi ve sevgiyi ayırt edebilmektedir. Oynadığı bir kutunun açılıp açılmamasını başlangıçta fark etmezken, giderek onu açamayınca öfkelenmekte, açınca sevinmektedir. Zihin gelişmesi sürecinde öfke, çocuğun zekasını geliştirici bir rol oynamaktadır. Elinden bir oyuncağı alınan çocuk başlangıçta bağırıp çağırdığı hâlde, bunun bir oyun olduğunu anlamaya başlayınca gülebilmektedir. Gelişme devam ettikçe çocuklar duygularını açığa vurmayı da sınırlamayı da öğrenmektedirler.

İlk aşama öfke kontrolü

Devamı

2006/26. Sivas Valiliği İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Kızılay Şube Başkanlığı Aile Danışma Merkezi tarafından düzenlenen 19 Nisan - 7 Haziran 2006 tarihleri

AİLE OKULU PROGRAMI

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN[1]

 GİRİŞ VE AMAÇ

Gerek dünyada gerekse ülkemizde son dönemlerde yaşanmakta olan hızlı değişim süreci teknolojik ve ekonomik şartlarla sınırlı olmayıp sosyal ve kültürel alanları da etkilemektedir. Bu değişimden etkilenen kurumların başında aile kurumu gelmektedir.

Toplumun çekirdeğini oluşturan aile, Birleşmiş Milletlerin tanımına göre "kan, yasa ve evlilik yoluyla birbirlerine belirli derecelerde akrabalıkları bulunan hane halkı üyelerinden oluşmaktadır". Yapısı ve işleyişleri bakımından bazı farklılıklar göstermekle birlikte bütün toplumlarda varolan aile kurumu, günümüz toplumlarında işlevlerinden bazılarını diğer kurumlara devretmesine karşılık, başka bir şekilde yerine getirilmesi mümkün olmayan temel işlevleri nedeniyle varlığını ve önemini sürdürmektedir. Bununla birlikte hızlı değişim sürecine bağlı olarak gelişen yeni toplumsal şartlar içinde aile kurumunu çeşitli yönlerden etkilemekte ve aileler çeşitli destek mekanizmalarına ihtiyaç duymaktadırlar.

Günümüz toplumlarının yaşamakta oldukları değişimin etkileri hem aile bireyleri arasında hem de kuşaklar arasında yaşama tarzına ve alışkanlıklara dair farklılıkları arttırıcı yönde olmuştur. Hayata ilişkin bilginin kaynağı değişmiş ve kuşaklar arasında diğer dönemlerle kıyaslanamayacak kadar derin farklılıklar yaşanmaktadır.

Devamı

2005/21. "Çocuk Tehdit Edilmemelidir", Gözyaşı, Konya Haziran 2005, sayı:43, s.50.

ÇOCUK TEHDİT EDİLMEMELİDİR 

PROF.DR.MEHMET ZEKİ AYDIN 

Toplumumuzda, çocukları disipline etmek için çeşitli yöntemleri uygulanmaktadır. Korkutma yöntemi de bunlardan  biridir. Korkutmalar bazen tehdit hâline gelmektedir. Anne baba bazen, küçük çocuklarını evden gitmekle korkutmak için, "Annesiz kalırsın, üvey anne ellerinden büyürsün, o zaman anlarsın değerimi!" diyerek tehdit etmektedir. Bu tehdidiyle çocuğu yıldıran anne baba, çocuğunu sürekli tedirgin etme pahasına, ancak kısa bir süre için uslandırabilir.

"Beni çok üzüyorsun, canımdan bezdirdin, bıktırdın" şeklindeki yakınmalar; "Beni birazcık seviyorsan acı bana!" gibi acındırma yolları; "Yataklara düşeceğim!" diye süren yalvarmalar, ancak anne babanın güçsüzlüğünü ortaya koyar. Bu yolla çocuk, tedirgin olur ama uslanmaz. Bir süre sonra çocuk bunlara alışır ve böylece anne babanın otoritesi kaybolur.

Diğer bir yöntem de çocuğa küserek onu yola getirmektir. "Ben senin baban olmayacağım.", "Ben senin annen değilim, kendine başka anne bul" sözlerinden çocuk çok kötü etkilenir ve korkar, güveni sarsılır. Böyle sözler, çocuk için çok ağır bir cezadır. Çocuk anneyi babayı kızdırdığında, ona soğuk davranılması normaldir. Az konuşması, sorularına kısa cevaplar vermesi veya vermemesi sakıncalı olmayabilir. Ancak, günlerce sürdürülen küslük ise olgun bir davranış değildir.

Devamı

2005/17. "Çocuğun Duyguları Anlaşılmaya Çalışılmalıdır", Mercan Pınarı, Sivas 2005, sayı:1, ss.32-33.

ÇOCUĞUNUZUN DUYGULARINI ANLAMAYA ÇALIŞIN

PROF.DR.MEHMET ZEKİ AYDIN     

Duygu, içinde haz ve elem özelliği bulunan ruhsal olaylar şeklinde tanımlanmaktadır.

Hoşa giden hâle haz, hoşa gitmeyen hâle de elem diyoruz. Duygular, bilincin etkisi olmadan iç ve dış olaylara bir tepki olarak beliren ve çoğu zaman dil ile anlatılması güç olan hoş olan ve olmayan ruhsal olaylardır.

Duygular çeşitli şekilde sınıflandırılmışlardır. Bunların en temeli, duyulara bağlı olan, ağrı, acı, tatlı, hoş veya hoş olmayan koku, soğuk ve sıcaklık arasında uyanan duygulardır. İkinci olarak içgüdüsel duygular gelir, örneğin, isteksizlik, korku, sevgi, endişe, dehşet, yılgınlık, haset, ilişki kurma, araya mesafe koyma, para ve mal sevgisi, makam ve şöhret sevgisi, kin, adalet, eşitlik, fedakârlık, yardımlaşma, merak bunlardan bazılarıdır. Bunların dışında bir de din, ahlâk, estetik vb. yüksek duygular vardır.

Çocuğun duyguları ile davranışlarını birbirinden ayırt etmek gerekir. Örneğin, hiç kimse birini öldürme duygusundan dolayı cezalandırılmaz, ancak birisini öldürdüğü zaman cezalandırılır. Anne babanın duygu ile davranış arasındaki ayrımı görebilmesi önemli ve gereklidir. Çünkü çocuklar davranışlarını kontrol etmeyi öğrenebilirler, fakat duyguları kontrol etmek imkansızdır. Duygular da tıpkı düşünceler gibi hiçbir kısıtlamaya, engele uğramadan oluşur. Örneğin, her çocuk zaman zaman öfkeli olabilir. Öfke duygusunu kontrol etmesini, öfkelenmemesini istemek anlamsız ve yanlış bir tutumdur. Davranışlar derken, çocuğun dışa dönük, dışa vuran hareket ve tutumlarını anlamalıyız. Örneğin, "Karşıdan karşıya koşma!" dediğiniz çocuk, sokakta koşuyorsa; "Arkadaşına vurma!" dediğiniz çocuk arkadaşına vuruyorsa; yapma dediğiniz şeyi yapıyorsa; bu dışa dönük hareketler, birer davranıştır.

Devamı

2005/15. "Çocuğun Eğitimi Sadece Anne-Babaya Bırakılmamalıdır." Gözyaşı, Konya, Mayıs 2005, Sayı:42 ss:12-15


ÇOCUĞUN EĞİTİMİ SADECE ANNEYE BIRAKILMAMALIDIR

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

Çocuk eğitiminde annenin rolü inkar edilemez. Çocuğun eğitiminde annenin çok etkili olması, babanın çocuk eğitiminde sorumluluğunun az olduğunu göstermez. Sanıldığı gibi, babanın çocuğu ile ilgilenmesi için onun büyümesini beklemek gerekmez.

Geleneksel olarak annelerin çocuk bakımında önemli rolü vardır. Buna rağmen çocuk eğitimi ve bakımı anne babaların her ikisinin de karşılıklı sorumluluk paylaşımı ile yürütmesi gereken bir durumdur. Özellikle annenin bebeklik dönemindeki yeri tartışılamaz olmakla birlikte uygun baba modelinin varlığı çocuğun her dönem için sağlıklı, gelişmesine yardımcı olacaktır.

Çalışma ve şehir hayatında babaların çocuklarını az görmesi, çocukların eğitim ve bakımını tamamen annenin üzerine bırakması hem anneler hem çocuklar açısından büyük sorunlara yol açmaktadır. Anneler bu durumda çocuğa uygun eğitim ve disiplini vermekte zorluk çekerken (babanın desteği olmadığı için), çocuklar da babalarını seyrek gördükleri ve babanın etkinliğini hissetmedikleri için bazı psikolojik sorunlara girmektedirler. Bu durum anneyi ve çocuğu etkilemektedir. Anneler evin sorumluluğu, çocuğun bakımı gibi konularda yalnız kalıp strese girmektedirler. Ayrıca sürekli duygusal destek, sevgi ihtiyacı hisseden çocukta da bazı davranış ve duygusal sorunlar oluşabilmektedir. Mümkün olduğunca babanın da hamilelikten itibaren bu konuda anneye gerekli psikolojik destek sağlaması gerekir. Babanın anneye verdiği destek, çocuklara ayırdığı zaman, çocuk eğitimine doğrudan veya dolaylı katılımı birçok sorunu oluşmadan engellemektedir.

Devamı

2005/5. "Çocuk Eğitiminde Püf Nokta", Sızıntı Aylık İlim ve Kültür Dergisi, sayı:314, İzmir Mart 2005, ss.20-21.

ÇOCUK EĞİTİMİNDE PÜF NOKTA

Prof.Dr. Mehmet Zeki AYDIN 

Çocuğu hayata hazırlamak bir sanattır. Bu hususta anne-babaların bilmesi ve yapması gereken pek çok şey vardır. Bunlardan biri de Yaratıcı'nın çocuğa potansiyel olarak verdiği kendine güvenme (özgüven) duygusunun ona fiilen kazandırılmasıdır. Kendi kabiliyet ve donanımlarının farkında olan, bunların önemine inanan ve kendine güvenen bir çocuk, kendi fıtrî gelişme seyrinde bizzat yer alır. Çünkü inanç ve güven, çocuğu harekete geçirir. Böyle bir çocuk, soru sormaktan, denemekten, araştırmaktan çekinmez; fırsatların ayağına gelmesini bekleme yerine, ortaya çıkan fırsatları değerlendirir. Hayatı tanıma ve onun her alanına girmede cesur davranır.

Düşünce ve kararlarına pek değer verilmeyen, çoğu zaman şiddet gören, genellikle şakaları alaya alınan, çoğu defa mazeretleri yalan, atılganlıkları ukalâlık, sevinç tezahürleri şımarıklık kabul edilen bir çocuk ise, kendisine saygı ve güven duymaz.

Unutulmaması gereken bir nokta da, çocuğun ilgi duyduğu konulara zaman ayırmak istemesidir. Fakat, çocuğun ne yapacağına çoğu zaman anne-babası karar verir ve ona seçenek tanımazsa, çocuk isteklerinden mahrum kalır. Çocuklar hayat karşısında tecrübesiz olduklarından, yetersizlik duygusuna kolayca kapılabilirler. Bu duygudan sıyrılabilmeleri için onlara yapılabilecek en büyük yardım, empati gördüklerini ve anlaşıldıklarını hissetmelerini sağlamaktır. Anne-babasından duygu yakınlığı ve destek gören çocuğun, yetersizlik duygularını aşma ve tutarlı bir kişilik kazanma şansı böylece artar. Anne-babalar çocuğun karmaşık duygularını ve bunlara yol açan sebepleri dikkate almadıklarında ise, ortaya birtakım problemler çıkabilir.

Devamı

2004/10. "Kardeşler Arası İlişkiler" Diyanet Aylık Dergi, Eylül 2004, ss.56-57.

                                                                    AİLENİN ÖNEMİ VE KARDEŞLER ARASI İLİŞKİLER                                                                                         PROF..DR. MEHMET ZEKİ AYDIN

Aile, evlilik bağıyla bağlı anne baba ve varsa çocuklardan oluşan en küçük toplum birimidir. Bu bakımdan aile toplumun temel taşı sayılmıştır. Anne baba ve çocukların yanında nine dede, amca hala, dayı ve teyzeler de aileden sayılır.

Toplumun özü ve temeli ailedir. Milletler bir çok ailenin birleşmesinden  meydana gelmiştir. Aileler ne kadar sağlam temeller üzerine kurulursa, böyle ailelerden meydana gelen toplumlar da o derece sağlam ve huzurlu olur.

İslâm dini, aile kurmaya önem vermiş, evlenmeyi teşvik etmiş ve onun korunmasını istemiştir. Yüce Allah, Nur suresinde şöyle buyurur: "Ey müminler! Sizden bekar olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları lütfuyla zengin yapar."  Peygamber Efendimiz de, evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı teşvik etmiştir. Bu yüzden,  sebepsiz yere evlenmemek hoş görülmemiştir. Gençlik yıllarını, nefsinin arzularına uyarak iyi değerlendiremeyen insanların sonları perişan olur. Böyle kimseler istedikleri, makama, paraya ve şöhrete kavuşsalar bile sıcak bir aile yuvasının neşesinden , aile bireylerinin sevgi ve saygı dolu bakışlarından ve öldükten sonra iyi bir şekilde hatırlanmaktan mahrum kalırlar.

Dinimiz aileye ve aile bireyleri arasındaki ilişkilere çok önem vermiştir. İslâm'a göre aile, insanın doğup büyüdüğü kutsal bir ortamdır. Bu kutsallığın temelinde sevgi, saygı, şefkat, merhamet ve acıma  duygusu vardır. Hepimizin  kaldığı bir yer  vardır, orası  bizim yuvamızdır. İnsanların kaldıkları yerlere ev deriz. Ancak aile bireylerinin yaşadıkları yerlere yuva denir. Aile yuvalarına, aile ocağı da denilmektedir. Aile yuvası ve aile ocağı gibi deyimler, insana rahatlık ve güven duygusu veren, sıcaklığını hissettiğimiz yerler anlamında kullanılmaktadır. O halde, içinde yaşadığımız binaların maddi yapısına ev derken, içinde yaşadığımız manevi ortama da aile yuvası veya aile ocağı diyoruz.

Devamı